… Bilginin gücüne inanalardansan harekete geç. Bir şeyler yap. İyiliğin eri ol. Asker ol. İyiliğin gereğini yerine getirmek için gönüllü bir asker. Bir sebep seç kendine ve o kutsal sebebe adan. Ömrün boyunca kötülüğün önünde kalkan ol. İyilerle uğraşma. Çünkü kötülük, o kadar aşmaktaki haddi, bir ömür bu kiri temizlemeye yetmez. Akıllı olmak: iyilere engel olmadan kötüye meydan okuyabilmektir. Herkesin akıllı olamayacağı doğru. O halde akledebilenlerle ol. Birçok kişinin görüşünü al. Bu, sana kazandırdığı deneyimin yanı sıra, iyi-kötü ayrımının daha net aralanmasına ve bilgi artışına sebep olacaktır. İnançların mantık üzere olsun. Herkesin dediğine inanma. Herkesin dediğine inan. Unutma; yaşam gayen tek olmadığı sürece, hayatında parçalanmalar olacaktır. Bu büyük bir çelişkiyi beraberinde getirir. Tek’i savunanlardan ol. Bu uğurda öl. Bu görüşünü paylaşmak istediğin kimselere karşı samimi, dürüst ve güzel dilli ol. Dil, bazen anlattığın şeyin öneminden daha önemli olabilir. Hurafelere inanma. Çok fazla film izleme. Hayatın zaten bir film parçası olduğunu sana unutturabilir. Rolüne konsantre ol ve iyi bir oyuncu ol! İyi-kötü; akıl, davranış. Şimdi yol, hayat, akıl senin. Oyna!…
Deprem oldu.
Şu an enkaz altındasın.
Bu devasa depremin son dakika haberlerine ulaşması en acilinden 30dk.
Fakat sen nefes almakta zorlanmaya başladın bile.
Öleceksin güzel insan.
10dk. sonra en geç öleceksin biliyorsun.
Ah * nefes almak nasıl bir şeymiş öyle.
* Ölmek istemiyorum.
Yok öleceksin belki 1 saat sonra enkaz altından çıkarılıp ertesi gün öğle ezanıyla,
Er kişi niyetine..
Şimdi söyler misin 5 dakikan var.
Ne hissediyorsun.
*… *
Kime ağlamak istiyorsun,
Kime yalvarmak,
Kim var yanında,
Kim duyuyor seni,
Şimdi sana değerli gelen o nefesin Sahibi mi yoksa,
Kalbinin sesini duyar gibiyim,
Biri var,
Hisset,
Emanet iade..
Bakamadın mı emanetine,
Kalbinin sesini duyar gibiyim,
Son anın şimdi,
Boşa mı geçmiş bir ömür?
Ruhlar ölür mü,
Nefes nasıl biter?
Nefes bitince ne olur…
*Allah’ım…
Çiz, çiz. Sınırlar çiz kendine. Kendi sınırlarını kendi elinle çiz. Sonra sil o çizgileri. Teker, teker. Yine sınırlara dikkat ederek. Çiz, sil. Çiz, sil…
Kalbini saf tut, safları sıklaştır…
7 Şubat 2008. Günler, aylar, yıllar… İsa’dan öncesi var, sonrası var. Hicretten öncesi var, sonrası var… Dünya zaman dilimleri bunlar. Adını dünya koyduğumuz insan ülkesinde mantığı dahi henüz tam olarak kavranamamış ve zamanın Sahibi’nin üzerine yemin ettiği; insanoğlunun herşeyini ona göre düzenlediği; içinden çıkılamaz devasa bir paradoks. Kesmişiz, bölmüşüz. Hatta o kadar ki, bu kavramı anlamaya çalışmaktan hariç herşeyi yapmışız üzerinde. Maddesel bir oyalanma diyebiliriz ama bu da gerekli elbette. Çünkü vakit, nakittir(!)…
Zamanla, adına “zaman” dediğimiz kavram, önyargılarımız için güzel bir dayanak oldu. Bu açıdan zaman içine bir çok anlamlar yükledik. 1 Ocak, 28 Şubat, 1 Ramazan gibi… Şüphe yok ki, önemli olan bu olguyu daha da önemli hale getiren hâllerden sadece biridir bu…
Yine bizim için ne denli değerli olduğunu göstermek anlamında “zaman” için bir çok deyimlere, atasözlerine sahiptir her ulus. “Zamanlarını en kötü şekilde kullananlar, en çok, zamanın kısalığından şikayet ederler diyor La Bruyere. Acımasız ama doğru bir söz. Bir şeyi kullanabilme yeteneği, benlik dizginleri kendi elinde olanlar için geçerlidir. Böylelikle, kendini terbiye eden insan zamanı da terbiye edebilir.
Bizler için hem kavramını hâlâ kavrayamadığımız bir o kadar da üzerinde çabaladığımız aşikâr bu kavrama o kadar kendimizi kaptırmışız (inanmışız) ki, zamansızlık hakkında düşünenlere filozof adını takmışız. Oysa insanoğlunun bilmeyerek oyalandığı şeylerden sadece biri değildir bu. An, sonsuzluk, varoluş gibi kavramlar da bunlardan bir kaçı. Aslında bunlar da dolaylı olarak zamanla anlam bütünlüğü içinde. Anlamını kavrayamadığımız kadar sadece gördüğümüz için inandığımız veya yansıma yahut yanılsamalarla reddettiğimiz olgular bunlar. Tam bu noktada insanın acizliğini görmek mümkün. Anlamı üzerinde hâlâ tartışmaya devam ederken bir taraftan da içinde yaşıyor bu olgunun. Ve bilmediği veya bilmek istemediği bir kavramı kolayca reddedebiliyor. Kendi reddiyesine inanıyor ve bunu kendine yaşam tarzı olarak belirliyor. Bu, tuhaf olduğu kadar da akıl dışı bir durumdur. Zira insan iradesi bir çok şeyi anlamakta “yorum” yolunu tercih eder. İşte insan bu yüzden acizdir ve bu acziyetine sebep olacak bir çok şeye muhtaçtır. Bunun en büyüğü, kendisine oynadığı en büyük oyun olan “zaman” dır.
Zamana bakış açısı diye nitelendireceğimiz her çerçeve bize kısıtlı, olgunun tamamını kavrayamayacak bazı bilgiler sunacak, ve biz bu bilgiyle ömrümüzün sonuna kadar yaşama cesaretini göstereceğiz. Ve insan şimdi de olduğu gibi bu durumdan rahatsız olmaksızın, bilgisizliğin verdiği o muazzam cesaretle nefes alacak, nefes verecek ve ölüp, dirilecek…
Bugün, avrupalının çok öneceden söyleme ihtiyacı duyduğu fakat ülkemde çok da görmeye alışık olmadığım “Gençlerin pek çoğu terbiyesizlik ve kabalıklarını tabiilik zannederler.” sözünü yaşadım. Bu sözün muhatapları soru sorduğunuzda -görevi cevaplamak olsa dahi- yüzünüze bakmama hatta kıl veya tüyünü kıpırdatmama rahatlığıyla sizi çileden çıkarabilir. Bunun gerçek adı rahatlık değil tabi ki. Yine bu sözün muhatapları yeryüzünde kibirle yürüme cesaretini gösterebilirler. Bunlar ne dünyanın zevkini çıkartabilen insanlardır -ki bu cümle mutlak butlandır- ve ne de Sahibinin istediği gibi yaşama zahmetini gösteren insandırlar. Edepsizliklerini doğallık zannederler ve çokta haklılardır çünkü onların kanun koyucusu kendirileridir. Zira onların düşünmeye vakitleri de yoktur yapacak daha önemli işleri vardır (!) Üniversiteli bir öğrencidendi bu manzara. Gençliğimiz böyle değil asla. Olmayacak da. (Böyle demenin bir faydası olur mu bilemiyorum ama…) Ama onların da kendilerini düzeltebilmeleri için ihtiyaçları var bize, sabrımıza. Dilerim, dua ederim, bir gün kendilerine gelmeleri ve gidişatlarını düzeltebilmeleri için en yakın zamanda hayatlarında hiç unutamayacakları bir olayla, hiç beklemdikleri bir zamanda, en az zararla karşılaşsınlar.